BABACAN: VAKTİYLE ERDOĞAN’A DESTEK OLMUŞ, OY VERMİŞ DOSTLARIM; SİZLERE PARMAK SALLAYANLARA ALDIRMAYIN. SİZ, MAFYALARLA KOL KOLA YÜRÜYENLERİN SUÇLARINA ORTAK DEĞİLSİNİZ

service

BABACAN: VAKTİYLE ERDOĞAN’A DESTEK OLMUŞ, OY VERMİŞ DOSTLARIM; SİZLERE PARMAK SALLAYANLARA ALDIRMAYIN. SİZ, MAFYALARLA KOL KOLA YÜRÜYENLERİN SUÇLARINA ORTAK DEĞİLSİNİZ

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, “Vaktiyle Erdoğan’a destek olmuş, oy vermiş dostlarım; sizlere parmak sallayanlara aldırmayın. Siz, 28 Şubatçı Perinçek’in ve Bahçeli’nin tahribatına ortak değilsiniz. Siz, mafyalarla kol kola yürüyenlerin suçlarına ortak değilsiniz. Siz, ekonomiyi tarumar eden, topladıkları vergileri çıkar gruplarına peşkeş çekenlerden sorumlu değilsiniz. Ve en önemlisi, mecbur değilsiniz. Evet, mecbur değilsiniz. Bu adaletsiz siyasete, bireysel hakları yok sayan düzene, kişisel çıkarlara odaklanmış iktidara mecbur değilsiniz. Çıkış yolunuz hazır. Onurlu mücadelenin adresi hazır” dedi.

Ali Babacan, bugün Ankara Atatürk Spor Salonu’nda düzenlenen “DEVA Türkiye’si” etkinliğinde konuştu. Babacan, şunları söyledi:

“Sizlerle bir hikaye paylaşmak istiyorum. Hindistan’daki meşhur Tac Mahal’in hikayesini bilir misiniz? Babür İmparatoru Şah Cihan, çok sevdiği eşi Mümtaz Mahal’i kaybetmiş, eşinin mezarının olduğu yere güzel bir türbe yaptırmak istemiş. En iyi mimarları, en değerli taşları getirtmiş. Minareler, kubbeler yükseldikçe, yapının azameti belirmeye başladıkça Şah mest olmuş, kendinden geçmiş. Bu koskoca anıtın uğruna yapıldığı mezar ise haliyle küçülmüş. Şah, bu anıtı ne için yaptırdığını unutacak kadar kendini kaybetmiş. Yapı gittikçe büyümüş ama Şah bir türlü tatmin olmamış. Mezarın üstüne daha fazla sütun, daha büyük bahçeler yaptırmış. Ancak Şah’ın içine sinmeyen, ahengi bozan bir şey varmış. Bir gün bu kubbelerden birinin üstüne çıkıp aşağı doğru bakmış, bakmış ve uğruna heybetli bina inşa ettiği eşinin küçücük kalmış mezarını görmüş. Heyecanla ‘Buldum’ demiş, ‘Ahengi bozan şey bu. Atın bunu buradan’. Rivayet odur ki mezarı kaldırtmak istemiş. İşte bu, aslında sadece Şah Cihan’ın değil, Erdoğan’ın da hikayesi.

“AK PARTİ’NİN KURUCU ÜYESİ OLARAK SİYASETE İLK ADIMIMI ATTIM”

Bugün, tam 7 bin 825 gün oldu. 21 yıl 5 ay 2 gün… Evet, siyasete adım attığım ilk günden itibaren, dile kolay, 7 bin 825 gün oldu. 34 yaşında, ülkesinin yarınlarını dert eden bir genç olarak siyasete girdim. 90’lı yılların hukuksuzluğundan nefes alamadığımız, askeri vesayeti iliklerimize dek hissettiğimiz, ekonominin diplerde olduğu günlerdi, o günler. Yıl 2001. Bu ülkenin bir vatandaşı olarak mecbur hissettim kendimi. Tüm bunlara karşı çıkan, hak ve özgürlükleri esas alan bir anlayışla yola çıktık. Demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü savunan bir parti programı hazırladık… Ve evet, AK Parti’nin kurucu üyesi olarak siyasete ilk adımımı attım.

En genç bakan bendim. Ekonominin tüm yükünü, önceki hükümetlerin yıllarca biriktirdiği o ağır yükü üstlendim. Ardından, Hazine Bakanlığı’yla beraber Avrupa Birliği Başmüzakereciliği’ni de üstlendim. Yeri geldi, günde iki ülkeye gittim. Her gün, sabahın 3’üne 4’üne kadar çalıştım. Arkadaşlarımla beraber, ülkemizi darboğazdan çıkarmak için canla başla didindik. Yanımda her zaman yetkin isimlerle, liyakatli ve deneyimli bir ekiple hareket ettim.

“2002’DEN 2013’E MİLLİ GELİRİMİZ YAKLAŞIK 3 KAT ARTTI”

Her konuda istişare heyetleri kurduk. Her kararı alırken, her adımı atarken önce mutlaka istişare yaptık. Dışişleri Bakanlığı yaptım. Doğru hedefler, doğru isimler ve doğru politikalarla ülkemizin itibarını ve gücünü artıran bir diplomasi ekibinin başında oldum. Hatırlayın o günlerdeki bakanlar kurulunu. Hatırlayın Meclis başkanlarını. Her kimlikten, her yetkinlik alanından insanların eşitlik içinde her şeyi özgürce tartıştığı bir bakanlar kurulu vardı. TBMM, gerçek bir istişare kurumu olarak çalışırdı. Her şeyi özgürce tartıştığımız, istişare edebildiğimiz bir ortamda, ülkemize tarihi başarılarla dolu bir dönem yaşattık. O dönemi beraberce yaşadık. Evet, ekonomiyi hepiniz biliyorsunuz, hatırlıyorsunuz. İki büyük krizi, 2002 ve 2009 krizlerini çözen ekibin başındaydım. Ama aynı zamanda, her alanda sayısız reformlar yapan bir takımın parçasıydım. Bu sayede fert fert, birey birey zenginleştik. ‘Şöyleydi, böyleydi’ diyenlere bakmayın siz. Rakamlar ortada. 2002’den 2013’e milli gelirimiz yaklaşık 3 kat arttı. 3 bin 600 dolardan 9 bin 700 dolara çıktı. Bakın, bunlar, dolar enflasyonundan arındırılmış rakamlar. Biz ayrıldıktan sonra ise milli gelir neredeyse yarı yarıya düştü. 9 bin 700 dolardan indi 5 bin 800 dolara.

“DİYORUM Kİ ‘HİKMET İMZADAYSA AT BİR İMZA DA ENFLASYONU BİR DÜŞÜR BAKALIM”

Dünyayla aramız açıldı. Dünyada 16. büyük ekonomi olmuştuk. Şimdi düştük 20. sıraya. Ben böyle başarılı dönemleri anlatınca birileri diyor ki ‘Ben imza atmasaydım yapamazdın’. Ben de diyorum ki ‘Hikmet imzadaysa at bir imza da enflasyonu bir düşür bakalım’ diyorum. ‘4,5 yıldır niçin bu ülke kriz ardına kriz yaşıyor’ diyorum. Şunu anlamıyorlar bir türlü; dürüst ve ehil kadrolarla çalışmazsanız olmaz. Kararları istişare ile almazsanız olmaz. Adaleti terk ederseniz olmaz. O iyi günleri bir hatırlayın arkadaşlar. O dönemde emekliler, maaşlarından artırdıklarıyla yurt dışına tatile giderdi. Gençler, KYK burslarıyla dünyayı gezerdi. Yeni işe başlayanlar, makul kredilerle rahatça ev alırdı, araba alırdı. Tatile gitmek, ülkemizi gezmek kolaylaşmıştı. Kafelerde, restoranlarda dostlarla buluşmak, yemek yemek sıradanlaşmıştı. Evet, Başmüzakereci olarak, Avrupa Birliği istikametinde rekor sürede reformlar yapan ekibin sessizce koordinasyonunu yaptım. İnsan haklarında atılım yapıyorduk. Özgürlükleri büyütüyorduk. Ne diyorduk hep beraber? ‘Avrupa, Avrupa duy sesimizi. İşte bu Türkiye’nin ayak sesleri’ diyorduk. O yıllarda milletin derdi neydi, hatırlıyor musunuz? Avrupa Birliği’ne gireceğiz ya ‘E peki kokoreç yasaklanacak mı abi’ diye soruyordu insanlar. Türkiye’nin yıldızının parladığı yıllardı, o yıllar. O dönemde Türkiye, kavgaların parçası olmadı. Üstelik, devletler arası, milletler arası arabuluculuk yaptık. Kavgaları önledik, küsleri barıştırdık. Askeri vesayeti de yok ettik, ekonomik darboğazı da. Hatasıyla sevabıyla tam 14 sene, sadece ama sadece halkımız için çalıştım. Türkiye’nin o güzel günlerine baktığımda, o başarının bir parçası olmak, hayatım boyunca benim için bir onur olacak.

2001’de birlikte yola çıktığımız Recep Tayyip Erdoğan, sözünden döndü. Evet, sözünden döndü. Şah Cihan gibi, külliyenin tepesine çıktı ve ‘yıkın bunu’ diyerek, kendisini oraya taşıyan demokrasiye gözünü dikti. Evet, artık Erdoğan için demokrasi, o ahengi bozan küçük bir ayrıntıydı çünkü. Aynı Mümtaz Mahal’in mezarı gibi. Adalet, ortak akıl, istişare, çoğulculuk; hepsi o ahengi bozan küçük ayrıntılardı. Yola çıkarken kendisine milyonlarca insan destek vermişti. Ama o, yola ne için çıktığını unuttu. İnsanların kendisine ne için destek verdiğini unuttu. Arkadaşlar, ben bu hikayeyi, gelinen bu noktayı kabul etmiyorum.

“KEÇİÖREN’DEKİ MÜTEVAZI EVİNDEN TAŞINDI, DEVASA BİR KÜLLİYE İNŞA ETTİ”

Beraber biz, bu hikayeyi kabul etmiyoruz. Şah Cihan, kendisine Taç Mahal’i yaptıran büyük hayalinden vazgeçmeyi düşünmüş olabilir. Ama biz, yola çıkarken ulaşmayı hedeflediğimiz özgürlüklerden, ileri demokrasiden, çoğulculuktan, katılımcılıktan, hukuk devletinden vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz. O ne yaptı? Keçiören’deki mütevazı evinden taşındı, devasa bir külliye inşa etti. Ortak aklı terk etti. Tek başına karar vermeyi marifet saydı. Eleştiriyi, en ufak bir itirazı baskıyla susturdu. Hak ve özgürlükleri ezdi geçti. Türlü türlü adaletsizliklere, hukuksuzluklara göz yumdu, hatta imza attı. Ve Arkadaşlar, ben artık orada duramazdım, durmadım. Ve istifa ettim. Sadece ben değil, pek çok sağduyu sahibi arkadaşım da aynısını yaptı. Aslında ben, zamanında AK Parti’yi başarılı yapan ilke ve değerlerden hiç ayrılmadım. AK Parti’nin kuruluş ideallerinden ayrılan, Sayın Erdoğan oldu. Bakın, bugün hâlâ, emsali görülmemiş bir güç elde eden iktidar, her şeyden kopmuş hâlde, olan biteni kubbesinden izlemeye devam ediyor. Bu gidişata uymayan ne varsa gözden çıkarmaya hazır. Yıkıp geçiyor, ezip geçiyor. KHK’larla milyonları canından bezdiriyor. Gece yarısı kararlarıyla ülkeyi birbirine katıyor. Sağlıkçılara hayatı zindan ediyor. Bu ülkede yaşayanların çoğunu, uzun zamandır görülmemiş derinlikte bir yoksulluğa gömüyor.

“TÜRKİYE’DE İLK KEZ, HER TÜRLÜ SİYASİ KİMLİĞİ DEMOKRATLIK ÇATISI ALTINDA BİRLEŞTİRMEYİ BAŞARMIŞ BİR SİYASİ HAREKETİZ”

Şimdi burada biraz duralım. Şöyle bir derin nefes alalım. Rahat olalım. Çünkü artık DEVA Partisi var. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak arkadaşlar. 9 Mart 2020 tarihinde yola çıkarken söylediğimiz gibi, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İşte bu yüzden, hep beraber yeniden kolları sıvadık. Ülkemizin yarınları için yeniden yola çıktık. Üstelik siyasette yeni bir yol açarak ilerliyoruz. Daha önce denenmiş çıkmaz sokaklarla bizim işimiz yok. 9 Mart 2020’de, özgürlükleri benimseyen, ortak akla inanan, bilime ve adalete güvenen eski-yeni arkadaşlarımızla beraber DEVA Partisi’ni kurduk. Biz, adil olmayı şiar edinmiş, demokrasiye inanan, çıkış yolunu hep özgürlükle inşa etmiş bir siyasi hareketiz. Sağcı, solcu, sosyalist, liberal, ulusalcı, muhafazakar; evet, bu kavramların her birinin mesajları var. Bu mesajların hiçbirini reddetmiyoruz. Her birinden öğrendiğimiz çok şey var. Ama bu kavramların her birinin, sırtında taşıdığı yükler olduğunu da görüyoruz. İşte bunun içindir ki biz, parti olarak kendimizi tek bir sıfata hapsetmiyoruz. Biz, Türkiye’de ilk kez, her türlü siyasi kimliği demokratlık çatısı altında birleştirmeyi başarmış bir siyasi hareketiz.

“TÜRKİYE’DE İLK KEZ, SORUNLARI TEK TEK TESPİT EDİP HER BİRİNİ ÇÖZECEK PLANLARI HAZIRLAYAN BİR SİYASİ PARTİYİZ”

Hangi geçmişten gelirse gelsin, Türkiye’nin yarınlarında buluşan bir kadroyuz. Türkiye’de ilk kez, sorunları tek tek tespit edip her birini çözecek planları hazırlayan bir siyasi partiyiz. Ve bunun için çok güçlüyüz. Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkes; hiç fark etmez. Müslüman, gayri Müslim; fark etmez. Sünni, Alevi; fark etmez. İnanan, inanmayan; fark etmez. Yaşam tarzı, ideolojisi, geçmişi hiç fark etmez. Ülkemizin yarınlarını özgür ve zengin kılacak, eşit vatandaşlığa inanmış demokratların tek adresiyiz biz. İşte o yüzden bugün burada, Artvin’in Hopa ilçesinden de Ağrı’nın Patnos ilçesinden de Yozgat’ın Yerköy ilçesinden de Mardin’in Midyat ilçesinden de Edirne’nin Uzunköprüsü’nden de İzmir’in Güzelyalısı’ndan da Türkiye’nin her bir köşesinden binlerce arkadaşımın arasındayım.

Son dönemde her yerde aynı kelimeyi duyuyorum. Konya Meram’da Yeni Yol’daki kafeler caddesinde oturmuş iki çay bir kekin hesabını yapan genç kardeşimden, Diyarbakır’da Fakiye Teyran Caddesi’nde gün sonu raporuna bakan esnaf arkadaşımdan, Bağcılar’da sabahın karanlığında okula giden liseli öğrenciden, apartmanın posta kutusunda istiflenmiş faturalarda kendi adını arayan babadan aynı kelime, hep aynı kelimeyi duyuyorum. Mutlu bir hayatı olsun diye yavrusunu uzak şehirlere okumak için göndermiş anneden, gece geç vakitte işten çıkıp evine yalnız yürüyen kadınlardan, yazdığı haberdeki kelimeleri dikkatle seçen gazeteci dostlarımdan; dernek, vakıf gibi sivil toplum kuruluşlarının üyelerinden… İnanın, hep aynı kelime herkesin dilinde.

“İNSANLAR KENDİ HAYATINDAN, SEVDİKLERİNİN HAYATINDAN ENDİŞE DUYUYOR”

İnancından dolayı faize bulaşmamak için birikimini altına, dövize yatırmış hacı amcamdan, nakliye kamyonunu bekleyen çiftçiden, pazarda filesini dolduramayan emekliden, muhalefete de iktidara da oy vermiş herkesten, evet, aynı kelimeyi duyuyorum. Nedir o kelime? Endişe. Evet, endişe. İnsanlar, kendi hayatından, sevdiklerinin hayatından endişe duyuyor. İnsanlar, ülkesinden, siyasetten endişe duyuyor. Evet, herkes endişeli. Endişeli öğrenciler. Endişeli kadınlar. Endişeli Kürtler. Endişeli Aleviler. Endişeli gençler, anneler, babalar. Endişeli muhafazakarlar. Endişeli sekülerler. Her birini çok iyi anlıyor, o duyguyu tam şuramda hissediyorum. Fakat buradan, Ankara’nın ortasından sesimin ulaşabileceği herkese seslenmek istiyorum. Endişeye mahal yok. Bu iktidarın hoyrat politikalarından, bu iktidarın yaptığı haksızlıklardan, bu iktidarın yaşam tarzlarına yaptığı baskıdan, bu iktidarın fakirliği mecburi istikamet haline getiren icraatlarından, bu iktidarın eğitimi hallaç pamuğuna çevirip çocukların yarınlarını mahvetmesinden endişe etmeyin. Biz buradayız, rahat olun, hepsi geçecek.

“CEMEVLERİ İBADETHANEDİR VE BU STATÜYE KAVUŞACAKTIR”

Hak, adalet, özgürlük diye çıktığımız bu yolda, Türkiye Cumhuriyeti’nin her bir vatandaşının eşit ve onurlu vatandaş olmasına sağlayana dek biz buradayız. ‘Giderlerse çocuğum işten kovulur’ diyen Esenyurt’taki Ahmet Amca’m; hiç merak etme, tek bir kişi senin de ailenin de helal lokmasına göz dikemez. ‘Giderlerse aldığımız sosyal yardım kesilir’ diye çekinen Haymanalı Fadime Teyze’m; hiç korkma, aldığın yardım kesilmeyecek. Tam tersine, zamlar karşısında eriyen yardımları insanca yaşayacak seviyelere yükselteceğiz. ‘Üniversiteden sonra iş bulamayacağım’ diyen Sivas’taki Derya kardeşim; biz buradayız, biz. İşsizliğin önüne geçeceğiz. İstihdamı hızla artıracağız. Kürtçe öğretmenliği okuyan, ama senede sadece bir adet öğretmen ataması yapıldığı için göreve başlayamayan Azad kardeşim; biraz sabır. Anadili bir hak. Atamaların önündeki fiili engelleri kaldıracağız. İnancı kültürel bir aktivite olarak görülen Hüseyin kardeşim; az kaldı. Cemevleri ibadethanedir ve bu statüye kavuşacaktır, hiç merak etme.

“NEYMİŞ, ‘GENÇLER İŞ BEĞENMİYOR.’ BEN BU CÜMLEYİ REDDEDİYORUM ARKADAŞLAR”

Bugün dillere pelesenk olmuş bir ifade var, çok tanıdık bir ifade. Neymiş, ‘Gençler iş beğenmiyor’. Ben, bu cümleyi reddediyorum arkadaşlar. Çocukluğundan itibaren büyük hayallere inandırılmış, sınavlardan sınavlara koşturmuş, elektrikler kesilse de ders başından kalkmamış gençler bugün eğer işsizse bizlere sadece utanmak düşer. Bu ne biçim hadsizliktir böyle. Kimi zaman hem para kazanıp hem okuluna gitsin; kimi zaman annesine, babasına, kardeşine baksın, gidip bin bir zorlukla üniversite okusun ve sonra iş bulamasın, öyle mi? Kimse kusura bakmasın. Genç arkadaşlarım; beğenmediğiniz her konuda haklısınız. Bugünkü hayatınız çocukluk hayallerinize benzemiyorsa beğenmeyeceksiniz. Beğenmek zorunda değilsiniz. Bugün yaşadıklarınız çocukluğunuzdan daha zorsa beğenmeyeceksiniz. Bugün bu ülkede yarınınızı göremiyorsanız beğenmeyeceksiniz. Biz de beğenmiyoruz. O yüzden sizinle beraber yeni bir hikaye yazmak istiyoruz.

“KENDİSİNE MUHALİF GAZETECİLERİN DAHİ İSMİNİ BİLEN, ‘SEVGİLİ MUSA’ DİYEN, ESPRİ YAPAN KİŞİNİN, GÜN GELİP DE MUHALİF GAZETECİLERİ CEZAEVİNE ATABİLECEĞİNE İHTİMAL VERMEMİŞTİNİZ”

DEVA Partisi, sizin eviniz. DEVA Partisi, sizin yurdunuz. Hangi mahalle, hangi köken, hangi eğitim seviyesi; hiç fark etmez. Gelin, beraberce hayallerinize yakışan bir ülke inşa edelim. Gelin, beraberce insan onuruna yaraşan bir hayat kuralım. Şimdi ben, bugünkü iktidar partisine geçmişte destek vermiş milyonlara seslenmek istiyorum. O sağduyulu, milletini seven cefakar güzel insanlara seslenmek istiyorum. Bu tabloyu içinize sindiremediğinizi biliyorum. Siz, 2002’de büyük bir gönül bağı ile oy verirken bugünler için oy vermemiştiniz, biliyorum. 2002’de büyük umutlarla iktidara taşıdıklarınızın adaletsizlik yapmasını istememiştiniz, biliyorum. Yoksulluk için, yasaklar için, yolsuzluk için oy vermemiştiniz; çok iyi biliyorum. Mutlak gücü eline geçirip, karşıt gördüğü herkesle kavga etsin diye bugünkü iktidara oy vermemiştiniz. Belediye başkanlığı döneminde, kendisine muhalif gazetecilerin dahi ismini bilen, ‘Sevgili Musa’ diyen, espri yapan kişinin gün gelip de muhalif gazetecileri cezaevine atabileceğine ihtimal vermemiştiniz. Siz, adalet istediniz, hukuk istediniz, demokrasi istediniz. Bugün de olan bitene razı olmadığınızı, yanlışlara gözlerinizi yummayacağınızı çok iyi biliyorum.

“VAKTİYLE ERDOĞAN’A DESTEK OLMUŞ, OY VERMİŞ DOSTLARIM; SİZLERE PARMAK SALLAYANLARA ALDIRMAYIN. SİZ, MAFYALARLA KOL KOLA YÜRÜYENLERİN SUÇLARINA ORTAK DEĞİLSİNİZ”

Buradan çok net şekilde altını çizerek söylemek istiyorum: Vaktiyle Erdoğan’a destek olmuş, oy vermiş dostlarım; sizlere parmak sallayanlara aldırmayın. Siz, 28 Şubatçı Perinçek’in ve Bahçeli’nin tahribatına ortak değilsiniz. Siz, mafyalarla kol kola yürüyenlerin suçlarına ortak değilsiniz. Siz, ekonomiyi tarumar eden, topladıkları vergileri çıkar gruplarına peşkeş çekenlerden sorumlu değilsiniz. Ve en önemlisi, mecbur değilsiniz. Evet, mecbur değilsiniz. Bu adaletsiz siyasete, bireysel hakları yok sayan düzene, kişisel çıkarlara odaklanmış iktidara mecbur değilsiniz. Çıkış yolunuz hazır. Onurlu mücadelenin adresi hazır.

“İLK KEZ BİR SİYASİ PARTİ, DAHA SEÇİM TARİHİ DAHİ AÇIKLANMAMIŞKEN EN UFAK DETAYINA KADAR HÜKÜMET PROGRAMINI AÇIKLIYOR”

Bugün, binlerce maddeden oluşan 22 eylem planımızla karşınızdayız. Her biri tek tek hesaplanmış, gerçekçi ve derhal yapılması gerekenlerin hazırlığı ile buradayız. Ülkemizi içine düştüğü bu adaletsizlikten, bu ekonomik krizden, bu bataklıktan çıkaracak icraat listesi ile karşınızdayız. Söz uçar, yazı kalır, değil mi dostlar? Biliyorum, boş söze karnınız tok. Biliyorum, sadece seçim dönemi kapınızı çalanlara güveniniz yok. Biliyorum, açık arttırmayla seçim vaadi verenlere itimadınız yok. Fakat bugün burada tarihimizde bir ilk yaşanıyor. Evet, ilk kez bir siyasi parti, daha seçim tarihi dahi açıklanmamışken en ufak detayına kadar hükümet programını açıklıyor. Hükümet programının uygulama detaylarını takvimiyle beraber açıklıyor. İlk kez bir siyasi parti, tarımdan teknolojiye, ekonomiden insan haklarına ne yapacağına dair günü gününe yapılmış bir çalışmayı seçmenlere sunuyor.

“BİZ BU ÜLKEYİ YÖNETMEYE HAZIRIZ”

İlk kez bir muhalefet partisi, ‘İktidara gelirseniz ne yapacaksınız’ sorusuna özgüvenli bir şekilde detaylıca yanıt veriyor. Burada kaçamak cevap yok. Burada gri alan yok. Siyah ve beyaz kadar net cevaplar var. Açıkça, mertçe ne yapmak istediğimizi ortaya koyuyoruz. Allah’tan başka hiç kimseden korkmadan bunu dünya aleme açıklıyoruz. Bugün DEVA Partisi, Türkiye’ye bu yazılı taahhütte bulunuyor; biz hazırız, biz bu ülkeyi yönetmeye hazırız. Bugün burada, bu salonu dolduran DEVA kadroları Türkiye’yi yönetmeye hazır. Ne yapacağımızı teker teker burada anlatmaya kalksam 22 eylem planının sadece ismini saymak bile epey bir vaktimizi alır. İsterseniz madde madde bütün eylemleri okuyayım, sabaha kadar burada kalmaya razıysanız tabii ki.

Kısaca ifade etmek gerekirse; bu 22 eylem planı, üç taşıyıcı sütun üzerine oturmuş durumda. Bir; güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı ekonomi. İki; özgür, güçlü ve mutlu bir toplum. Üç; kaliteli kamu yönetimi, saygın ülke. Özetin özeti bu. Çok net iddia ediyorum; Cumhuriyet tarihinde böylesine hazır bir siyasi program olmadı. Bu çalışmalarda kimlerin emeği var biliyor musunuz? Ülkemizdeki çok kıymetli akademisyenlerin, hukukçuların, ekonomistlerin, araştırmacıların, çevrecilerin, eğitimcilerin, sağlıkçıların, şehir planlamacıların, çiftçilerin, girişimcilerin, esnafın, binlerce kişinin emeği var. Politika birimlerimize destek veren, canla başla başla çalışan isimlerin bir kısmı şu anda bu salonda. Şimdi onlar için bir alkış istiyorum. Bakın, sadece parti üyelerimizden söz etmiyorum. Dünyanın dört bir yanında, hayalinde özgür ve zengin Türkiye olan, partilimiz olmayan vatandaşlarımızın da bu çalışmalarda katkısı var.

“İLK 6 AYDA EKONOMİK KRİZ İKLİMİNİ ORTADAN KALDIRACAĞIZ”

Dünyaya bir kez daha, tıpkı 2012’deki gibi, Türkiye Modeli’ni göstermeye hazırız. 22 eylem planımızı aynı anda uygulamaya koyduğumuz gün, Türkiye’nin 6 ayda geçirdiği dönüşüme inanamayacaksınız. İlk 90 dakikada nefes borumuzu açacağız. Derin bir özgürlük nefesi alacağız. İlk 6 ayda ekonomik kriz iklimini ortadan kaldıracağız. İkinci senemiz bitmeden enflasyonu tek haneye indireceğiz. Çünkü bunu yapacak akıl gücü de kas gücü de bizde var. Bunu yapacak güç, bu salonda var. Tac Mahal’in tepesinden bakan Babür İmparatoru Şah Cihan gibi külliyenin tepesinden bakanlara cevabımız hazır; hep beraber, demokrasi, atılım, derhal, bugün…

“ÇOK DAHA ZOR ŞARTLARDA, 1923’TE CUMHURİYET’İ KURDUK MU”

Bir kere daha tekrar ediyorum. Biz, Türkiye’de nöbetleşe zorbalığı sona erdireceğiz. Gücü ele geçirenin diğerini ezdiği nöbetleşe zorbalığı bitireceğiz. Şimdi soruyorum sizlere; çok daha zor şartlarda, 1923’te Cumhuriyet’i kurduk mu? 1950’de demokrasiye doğru en önemli adımı attık mı? Aşılamaz denilen her krizi aştık mı? ‘Koltuğu bırakmaz’ denilen her lidere veda ettik mi? ‘Bu ülkeden bir cacık olmaz’ diyen herkesi yanılttık mı? 27 Mayıs’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta, 15 Temmuz’da demokrasiye silahla, topla, tüfekle kastedenleri, bu milletin iradesini yok sayanları tarihin tozlu sayfalarına gömdük mü? Bir kere daha yaparız. Yaptık, yine yaparız. Hatta inanın bana, bu kadrolarla, bu tecrübeyle çok daha iyisini yaparız. Solcusundan sağcısına, ulusalcısından liberaline, sosyalistinden muhafazakarına, Türk’ünden Kürt’üne, Sünni’sinden Alevi’sine, inananından inanmayanına, ‘Bunlar bir araya gelmez’ dedikleri kim varsa biz, hep beraber hukuk için, adalet için, özgürlük için buradayız.

“ÖZGÜRLÜK DAMGAMIZI, DEMOKRASİ DAMGAMIZI, ADALET DAMGAMIZI, ZENGİNLİK DAMGAMIZI VURACAĞIZ”

Şu andaki iktidarın ülkeyi geren, kutuplaştıran, beriki-öteki diye ayıran, ayrıştıran uygulamalarına inat biz, her zaman istişare diyeceğiz, uzlaşma diyeceğiz. Ülkemizin çıkış yolunun ‘siyasi uzlaşma’ ve ‘toplumsal uzlaşma’ olduğunu gayet iyi biliyoruz. 85 milyon, hep beraberiz. Türkiye’nin yeni yüzyılına damgamızı vuracağız. Özgürlük damgamızı, demokrasi damgamızı, adalet damgamızı, zenginlik damgamızı vuracağız. Ne diyoruz? Oylar DEVA olsun, Kazanan Türkiye olsun. Ne diyoruz? Damga damlaya, oylar DEVA’ya diyoruz.”

Art’s Magazin  Gündem

BABACAN: VAKTİYLE ERDOĞAN’A DESTEK OLMUŞ, OY VERMİŞ DOSTLARIM; SİZLERE PARMAK SALLAYANLARA ALDIRMAYIN. SİZ, MAFYALARLA KOL KOLA YÜRÜYENLERİN SUÇLARINA ORTAK DEĞİLSİNİZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Giriş Yap

Arts Magazin ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!